- 09 Aralik 2025 - EĞİTİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK
- 20 Kasim 2025 - SİSİN ARDINDAKİ TETİK:
- 18 Kasim 2025 - KELİMELERİN KADERİ: ŞÜKÜR MÜ, HAMD Mİ? MUSİBETİN DİLİNİ YANLIŞ OKUMAK
- 02 Kasim 2025 - PARLAYAN CAMIN ARDINDA: ISINAMAYAN HAYATLAR
- 19 Ekim 2025 - Gençliğin Çaresizliği: Gelecek Bekleyemez
- 28 Eylul 2025 - DİJİTAL TUTSAKLIK
- 20 Eylul 2025 - Sessiz Enflasyon: Hayatlarımızdan Çalınan Zaman
- 10 Eylul 2025 - KIRILAN ZAMANIN ADI: FİLİSTİN
- 10 Eylul 2025 - ÇARESİZLİĞİN DİLİ: KONKORDATO
- 30 Agustos 2025 - Dicle’nin Sessiz Çığlığı
- 04 Nisan 2025 - Çarklar Dönüyor Ama Nereye?
- 10 Mart 2025 - FAİZ İNDİRİMİ SONRASI KONUT PİYASASI: RAKAMLAR NE SÖYLÜYOR?
- 12 Aralik 2023 - Batman'da Kiralık Daire Fiyatlarında Düşüş Bekleniyor
- 31 Ekim 2023 - Felsefe ve Doğru Yaşam: Düşünce ve Eylemin Derin Etkileşimi
- 07 Eylul 2023 - İKİNCİ ELDE YETKİ BELGESİ DÖNEMİ
- 07 Agustos 2023 - Çare(SİZ)siniz!?
- 17 Temmuz 2023 - BİLDİĞİMDİR ACITAN
- 13 Haziran 2023 - EKONOMİDE YENİ DÖNEM VE MEHMET ŞİMŞEK!
- 09 Mayis 2023 - SEÇİME GİDERKEN SON KULVARDA
- 01 Mayis 2023 - KENTSEL DÖNÜŞÜME DOĞRU YAKLAŞIM NASIL MI OLMALI?
- 24 Nisan 2023 - KONUT SEKTÖRÜ SORUNLARI
SEYHAN SİNCAR
MANEVİ MİRAS
Herkes çocuğu için ev, arsa, dükkân bırakma derdinde. Peki ya karakter?
Ömrümüzü “çocukların geleceği” diye diye, tapu daireleri, banka kredileri, bitmeyen taksitler arasında tüketiyoruz. Çoğu baba, çoğu anne için nihai hedef şu cümlede düğümleniyor: “Hiç olmazsa bir ev bırakayım arkalarından.”
Ama kimse şu soruyu yüksek sesle sormuyor:
“Bu evin kapısından girecek insanı nasıl bir karakterle büyütüyorum?”
Miras dediğimiz şey, çoğu evde çekmecede duran tapu senedinden ibaret zannediliyor. Oysa gerçek miras, o çekmece açıldığında çocukların yüzüne yansıyan duygudur: Öfke mi, minnet mi, kavga mı, dua mı?
Biz bu ülkenin sokaklarında, hastane koridorlarında, adliye merdivenlerinde defalarca şuna tanık olduk:
Babası öldükten sonra kardeşlerin birbirine düşmesi, miras davasının yıllarca sürmesi, “babanın sağlığında söylemediği kırgınlıkların”, mahkeme tutanaklarına satır satır dökülmesi.
Miras, çoğu zaman para yüzünden değil, çocuklukta içe atılmış adalet duygusu yüzünden kavga çıkarır. Çünkü mesele sadece “ne kadar bıraktı?” değildir; asıl soru şudur: “Kime, neyi, nasıl bıraktı?”
Tam burada eksik ve sakat olanı görmek gerekiyor:
Biz, bugünün Türkiye’sinde çocuklara maddi miras bırakmayı “babalık görevi” sayıyor, manevi mirası ise çoğu zaman lafla geçiştiriyoruz. Hâlbuki çıplak gerçek şudur:
Maddi miras kavga çıkarır, manevi miras insan çıkarır.
Bir de “mirası bile olmayanlar” var; bu hesabın dışında kalan, ama en çok bu hesabın yükünü sırtında taşıyanlar…
Bazı evlerde veraset ilanı şöyle okunuyor: “Babadan kalan; bir gecekondu değil, bir masa dolusu icra dosyası, ödenmemiş krediler, tamamlanmamış taksitler…” Yani çocuklara bırakılan tek “miras”, borç ve yoksulluk oluyor.
O evlerde büyüyenler için mesele, “ev kalıp kalmaması” değil; “babam nasıl bir insandı?” sorusuna verecekleri cevaptır.
Çünkü yoksulluk çoğu zaman para bırakmamak değildir; borcu bile miras bırakmaktır. Böyle bir evde çocuk şunu diyebiliyorsa:
“Hiçbir şeyimiz yoktu ama babam kimsenin hakkını yemezdi.”
Bu cümle, çoğu tapudan daha ağırdır.
Ne kadar az şeye sahip olunursa olunsun, bu söz, o evde gerçek mirasın üretildiğini gösterir.
Bugünün dünyasında bu denge daha da bozulmuş durumda. Yeni kuşak, mirası yalnızca tapu senediyle değil, sosyal medya hikâyesiyle ölçer hale geldi. Çocuğuna “biz de eksik değiliz” duygusunu; marka kıyafetlerle, gösterişli düğünlerle, lüks kafelerde çekilmiş fotoğraflarla vermeye çalışan ebeveynler, farkında olmadan şunu öğretiyor:
“Önemli olan nasıl göründüğün.”
Bu çok kritik bir kayma.
Çocuk, mirası “karakter”de değil, “gösterişte” aramaya başlıyor.
Aile içi hiyerarşi, kimin daha çok katkı sunduğundan çok, kimin daha çok “göründüğü” üzerinden kuruluyor.
Bir süre sonra aile fotoğrafı kusursuz görünüyor; ama iş miras meselesine geldiğinde, o fotoğraftaki gülümsemelerin ne kadarı sahici, o zaman belli oluyor.
Sosyal medya kültürü, “ben de yapabildim, ben de aldım, ben de gezdim” diye bağıran bir vitrin haline geldi. Ama kimse şu soruyu sormuyor: “Peki geride ne kalacak?”
Çocuğa bıraktığın şey gerçekten “yaşam standardı” mı, yoksa “tüketim standardı” mı?
Aradaki fark çok basit: Yaşam standardı, insanı insanca yaşatır; tüketim standardı, insanı tükeninceye kadar koşturur.
İnancımız ve kültürümüz aslında bu dengeyi çok nettir.
İnsan öldüğünde, geride bıraktıkları içinde üç şeyin amel defterini açık tuttuğu söylenir:
Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve hayırlı evlat.
Dikkat edersen üçünün de tapuyla ilgisi yok.
Ama üçünün de arkasında karakter var.
Bir çeşme yaptıracak paran olmayabilir; ama çocuğuna bir bardak suyu paylaşmayı öğretebilirsin.
Kitap yazmayabilirsin; ama çocuğuna yalan söylemeden konuşmayı, eğip bükmeden hakikatle yüzleşmeyi miras bırakabilirsin.
Ve belki en önemlisi: Senin ardından, içtenlikle “Allah ondan razı olsun.” diyebilen bir evlat yetiştirebilirsin.
Bunun için banka hesabının dolu olması gerekmiyor; vicdan hesabının dolu olması gerekiyor.
Şunu da unutmamak gerekir:
Manevi miras, çocuğa nasihat ederek değil, ona seyrettirilerek bırakılır.
Tapu, noterde imzayla devredilir; karakter, yıllar içinde bakışla, davranışla, tavırla devredilir.
Çocuğun, babasını hayat boyu gizliden gizliye izler:
Bir bakkal hesabında, bir işçiyle konuşmasında, bir garsona hitabında, bir yanlışlık karşısındaki öfkesinde…
En büyük dersler, sofra duasında değil, gündelik hayattaki küçük tercihlerde verilir.
Çocuk şunu fark ediyorsa:
“Babam güçlü olduğu yerde zulmetmedi, haksız olduğu yerde diretmedi, haklı olduğu yerde de susmadı.”
İşte bu, ömür boyu taşınacak bir mirastır.
Tam tersine, babanın hayat hikâyesi şu cümlede özetleniyorsa:
“Bize çok ev bıraktı ama çok da insan kırdı.”
Orada maddi mirasın ağırlığına rağmen, ahlaki bilançonun batakta olduğunu görürüz.
Bir başka çarpık nokta daha var:
Biz çocukları mirasa hazırlarken, sanki onları “mülkün yönetim kurulu üyesi” yapıyoruz.
Oysa esas hazırlamamız gereken yer, çocuğun iç dünyası.
Miras, çocuğun eline güç verir; ama karakteri yoksa, o güç önce kendini yakar, sonra çevresini.
Bugün Türkiye’nin pek çok şehrinde, miras yüzünden birbirine düşmüş kardeşler, kuzenler, amca çocukları var.
Bir kısmı birbirine selamı kesmiş, bir kısmı mahkeme kapılarında yıllarını tüketiyor.
Bu dosyaların önemli bir kısmında, sadece rakamlar değil; çocukluk anıları, adalet duygusu, “babam kimi daha çok severdi?” sorusunun cevabı dolaşıyor.
İşin en hüzünlü tarafı da şu:
Miras kavgası, çoğu zaman babanın tabutu mezara inmeden başlıyor.
Çünkü mesele yıllar öncesinden birikmiş; sadece fırsat bekliyor.
Bütün bunların yanında bir soru daha var:
Miras bırakma imkânı bile olmayan, hayatı kira evlerde, güvencesiz işlerde geçmiş, son nefesini de bir devlet hastanesinde veren onca insan ne olacak?
Onların çocuklarına ne kaldı?
Belki de en ağır soru tam burada:
Bu çocuklara kalan tek somut şey bir mezar taşı, bir de “Bizim babamız onurlu bir adamdı.” cümlesiyse…
Bu, gerçekten “az” mıdır?
Yoksa bugün kaybettiğimiz asıl miras türü bu mudur?
Bir ülkenin geleceğini, sadece “kaç konut üretildiğiyle” değil, çocuklarına nasıl bir insanlık mirası bıraktığıyla da ölçmek gerekir.
Şehirlerde yükselen betonlar, eğer vicdanları alçaltıyorsa, orada çok ciddi bir iflas vardır.
Şirketler kâr ediyor, müteahhitler kazanıyor, tapu daireleri tıklım tıklım… Ama aynı zamanda psikiyatri klinikleri doluyor, aile mahkemeleri çoğalıyor, miras davaları yıllarca sürüyorsa; burada “görünmeyen bilanço”nun kırmızıya döndüğünü kabul etmek zorundayız.
Günün sonunda ne noter masası ne tapu kütüğü ne banka ekstresi, kim olduğumuzu yazmaz.
Çocuklarımız, bizim hayat defterimizi gizlice tutar.
Ve bir gün biz olmadığımızda o defteri açıp bakarlar:
“Bizim babamız nasıl bir insandı?”
Cevap sadece “bize çok şey bıraktı” ile bitiyorsa eksiktir.
“Bize insan kalmayı öğretti.” diyebiliyorlarsa, işte o zaman gerçek miras yerini bulmuş demektir.
Ev, arsa, dükkân… Bunların hepsi bir gün el değiştirecek.
Ama karakter, doğru yazılmışsa, kuşaklar boyunca silinmeden kalacak tek tapudur.
SEYHAN SİNCAR




Henüz Yorum yok